BÜTÜN KONULAR
Üyelik Girişi
Site Haritası
Seminer Takvimi
YALNIZLIK ÜLKESİ

Çocuklarla Sanat Terapisi

Sanat terapisti neden ve nasıl yardım eder?

Sanat yoluyla çocukları ve ailelerini anlama ve yardım etmenin odağında “her birey,

doğuştan, yaratıcı potansiyele sahip bir varlıktır” varsayımı yer alır. (Moustakes,

1969, s. 1) Henüz gerçekleştirilmemiş olsa bile, böyle bir kıvılcım vardır ve uzun

zamandır uykuda olsa bile, beslendiği takdirde, gelişir büyür. Ben de bütün insanların

doğal bir büyüme ve gittikçe olgunlaşarak yaratıcı potansiyelini gerçekleştirme

eğilimine sahip olduklarına inanıyorum. Aynı zamanda her bireyin yeğlediği araçlar,

tarz ve temalar olduğuna ve bireyin amacına erişebilmesi için bunların araştırılması

hatta keşfedilmesi gerektiğine de inanıyorum.

Bütün insanların bir biçimde, içsel bir “form” yaratma arzusuna sahip oldukları

kanısındayım. Emekleyen bebeğin kumla oyunu; onun dokunma, ilişki kurma,

manipüle etme ve kendi işaretini koyma dürtüsünün kanıtıdır. Bu kanıt aynı zamanda,

çocuğun ıslak kilin baştan çıkarıcı veya suluboyanın ya da yeni bir kutu pastel

boyanın ayartıcı etkisiyle çalışmasında da gözlenebilir. Hatta bu, sanat malzemesiyle

çalışan maymun ve şempanzelerde bile görülebilir. Acıktığı halde, gidip karnını

doyurmak yerine, elindeki işi bitirinceye kadar boyamayı yeğlemektedirler. Bu

durumda insan böyle bir etkinliğin yalnızca temel değil,belki de evrensel bir dürtü ya

da gereksinim olup olmadığını merak ediyor. Filozof Martin Buber, “diğerlerinden

türemeyen, bağımsız bir dürtü var, bunu ‘yaratan (originator) dürtü’ olarak

adlandırabiliriz” demiştir. İnsan, insan yavrusu, şeyler yapmak ister. Biçimi olmayan,

biçimsiz malzemeden, biçimin ortaya çıkışını izlemenin keyfinden başka, çocuk,

şeylerin oluşumunda kendi payının olmasını arzu eder. Önemli olan, kişinin kendi

yoğun deneyimi, eylemi ile daha önce var olmayan bir şeyin ortaya çıkmasıdır. (1965,

s. 85) Freud; “sevebilen ve çalışabilen insan sağlıklıdır” der. Erikson ise insanın, aynı

zamanda oyun oynayabilmeye ihtiyaç duyan bir varlık olduğu kanısındadır. Eğer

oyun ve sanat, birbirini içeriyorsa, ki bence içerir, her ikisi de, çocukların kendi

benliklerini sanat yoluyla yeniden yaratabilmeleri için hem doğru bir yol, hem de bir

olanak olmanın yanı sıra, eğer doyurulmazsa, etkisi dışarıdan görünmeyen bir tür

içsel yoksunluk yaratan bir ihtiyacı da temsil ediyor olabilir.

Yaratıcı çaba yolu ile işaretini koyma ihtiyacı, belki de, malzemenin çekiciliğine

verilen basit duyusal tepkiden doğar. Formsuz bir şeye form vermeye veya

çevresinde hakimiyet kurarak etkileşim içinde olmaya duyulan ilksel arzudan doğan

bir ihtiyaç olabilir. Belki bu, deneyimleri bağdaştırmak, bütünleştirmek, bir düzene

koymak veya dengelemek için duyulan, çok daha karmaşık ruhsal bir ihtiyaçtır. İnsan,

eğer şeyler birbirine uygun değilse, bunlara anlam veremiyorsa veya onu yatıştıracak

bir bağlantı kuramıyorsa kendisini rahatsız hisseder. Optimal düzeyde rahatlama

sağlayacak bir yeniden yapılandırma çabası için, bilişsel ve duyusal ahenksizliği veya

çatışmayı azaltmak gerekir. Sanat malzemesine verilen tepkilerde, yıkıcı ve yapıcı

eylemlerin ikisine birden güçlü bir içsel baskı ortaya çıkar. Burada, İlerleyici ve

bütünleyici eğilimlerin yükselebilmesi için içsel çatışmanın azaltılması gerekir. O

zaman enerji serbestleşebilir, böylece hem ifadeyi estetik bir biçimde dışa vurabilir,

hem de kontrol edebilir.

Rahatsız eden uyaran içsel, dışsal veya her ikisinin birleşimi biçiminde olabilir. Çocuk, iç

dünyasındaki duygu, düşünce ve fantazilerine bir anlam vermek kadar dış dünyadaki kafa

karıştıran realiteyi ayıklayıp düzene koymak ihtiyacı da duyar. Büyüme özgürlüğü için, iç ve

dış dünyayı bütünleştirme ve ayrıştırmak gereklidir, büyüme bu iki dünya ile temas halinde

gerçekleşir. Sanatın nerede çok yardımcı olabileceğini anlamak için Ulman’ın incelikle ifade

ettiği şu söz bize yardım edebilir: “İç ve dış dünyanın buluşma zemini.” (1971, s.93) ”İçerdeki

karmaşık his ve dürtülerden gelen karmaşa ile dış dünyadan gelen sersemletici izlenimlerin

yarattığı kaosu düzene koymak için gerekli olan dürtünün gücü kişilikten gelir.” Sanat, hem

kendini, hem dünyayı keşfetmenin ve her ikisi arasında bir ilişki kurmanın aracıdır. Yaratıcı

süreç, içsel ve dışsal gerçekliğin eriyip yeni bir oluşuma dönüşmesiyle tamamlanır.

(Ulman,1961,s.20)

BiR ÖĞRENME DENEYiMi OLARAK YARATICI SÜREÇ:

Sanat yoluyla, bir çocuk bile, Maslow’un “doruk deneyim” (1959); veya Ulman’ın

“yaşanabilecek en iyi yaşamın bir anlık kesiti” dediği bir tür farkındalık ve canlılık

deneyimini yaşayabilir. Sanat yoluyla çocuk, yalnızca fazla enerjisini boşaltarak

gerilimini azaltmaz, aynı zamanda, kaynaklarını sömüren çatışmalarını yüceltme

yoluyla çözümleyerek, yapıcı enerjinin açığa çıkmasını da sağlar. Sanat yoluyla

birey, bilinçliliğin her düzeyiyle temas edebileceği bir süreç içindedir ve dışsal

uyaranlarla farkındalık düzeyi genişler, derinleşir ve keskinleşir (Kubie, 1958).

“Böylesi bir deneyime açıklık hali, deneyimin kendisi olabilir: Bir hal (mood), bir

anlayış, bir dışavurum olarak.” (Kaelin,1966,s.8)

Yaratıcı eylem sırasında ve sonunda, durup, ürüne ve sürece ve bakma, deneyim

üzerine yansıtma ve düşünme anları vardır. Bu yansıtma hali, yaratıcı sürecin

tamamının bir parçasıdır; iyi bir sanat deneyimi olarak ve yaparken içine dalınan –

evde, okulda veya klinikte - her ikisinde de yer alır. İçine girmek kadar geri çekilmeyi,

yapmak kadar düşünmeyi öğrenirken, çocuk, estetik biçimler yaratabilecek şekilde

enerjisini kullanmayı öğrenir.

Çocuk, sanat yoluyla, bağımsızlık ve özerkliğini geliştirmeyi, süreç ve ürünün her ikisi

için de sorumluluk almayı öğrenir. Seçmeyi, yapmayı, eylemde bulunmayı, gözden

geçirmeyi, paha biçme ve değerlendirme yapmayı, geçmiş deneyimlerinden ders

almayı öğrenir. Sanat yoluyla çocuk, sembolik deneyler yapabilir, süreç ve ürünün

her ikisinde birden yeteneğini geliştirebilir, sonunda his ve düşüncelerini gerçeğe

dönüştürebilir. Feedback vermeyen bir aracı beceriyle kullanabilmek, risk almadan bir

tür güç ve ustalık deneyimlemek onu muktedir kılar. Araçlar ve süreçte ustalaşabilir

ve kendini yetkin hisseder. Kendi sembolik gerileyen-saldırgan benliğini kabul etmeyi,

yaratıcı-üretken benliğine değer vermeyi öğrenerek, benlik değerini derinden

hissedebilir. Özgünlüğünü keşfedip, geliştirip, tanımlayabilir, sanatı ve yaratma biçimi

ile kendisini özel biri olarak değerlendirebilir. Estetik olarak güzel bir ürünün keyfini,

sevilen biriyle paylaşmanın zevkini, başka birinin takdirini kazanmanın gururunu

yaşayabilir.

Gendlin, “His olmadan simgeleştirme boş, simgeleştirme olmadan hisler kördür” der.

(1962, s.5)1 Sanatsal simge, çocuk için, yaşadığı belirsiz, sözel olmayan, tarif

edilemeyen hisleri hakkında kendisi ve başkaları ile iletişim kurmanın bir yoludur.

Daima şunu hatırlamak gerekir: “Daireler ve üçgenler ya da hayvanlar ve ağaçlar

çizmek, bir çocuk ya da yetişkin sanatçı için temelde hiçbir fark yaratmaz. Her iki

yöntem de, iç ve dış dünyayı temsil eder ve ne psikoloji, ne de sanat terapisi, bunları

birbirinden ayırabilir.” (Arnheim, 1967, s.341) İfade edilenin farkındalığı her zaman

kelimelere çevrilemez ve aslında buna gerek de yoktur. Sıklıkla algısal duyusal etki

seviyesinde bir bakiye kalır ve öyle zamanlar vardır ki “Bilmenin en geçerli türü,

benliğini algısal düzeyde bilmedir.” (Rhyne, 1971, s.274)

1 Kant’a dayanarak: “Olgular olmadan düşünceler boş, düşünceler olmadan olgular kördür.”

Sanatın tuhaf gücü, hem kişisel intrapsişik, hem kişiler arası, hem çok katmanlı, hem

de ardışık olayları, dilsel olmayan tek bir görsel ifadeye indirgeyerek sembolize

edebilir. Sanatsal sembol bir yoğunlaşmadır; birden fazla anlam taşır ve doğası

gereği belirgin kutuplaşmaları bütünleştirebilir; gerçeklik ile fanteziyi, bilinçli ile

bilinçsizi, düzenli ile karmaşık olanı, düşünce ile duyguyu. Sanat terapisinde yardımcı

olan şeyin, belki de, karmaşık hislere biçim vermenin kendisi olduğuna dair

deneyimlerle sabit olan pek çok kanıt vardır. Bu doğru olabilir, çünkü, yaratan kişinin

kafasındaki karmaşa üzerinde kontrol sağlayabildiğini hissetmesini sağlar. Frankl’ın

da söylediği gibi, “Acı çektiğimiz duygu, açık ve net bir biçim verilip, resmini

kesinleştiğinde, acı çekmeye indirgenir.” (1959, s. 117)

Bu değerlerle, sanat deneyimi içinde, “birey” olarak adlandırılan bir silsileye ulaşılır.

Bu silsile, bireysel, enerji, keşif, izlenim, ustalık, bağımsızlık, serbest bırakma,

farkındalık, kabul etme, hoşlanma, zevk alma ve büyüme ile geriye kalanların

tamamının hem nedeni, hem de sonucudur. Bana kalırsa ürün-süreç karşıtlığında

yanlış bir ikilem var. Benim için daima “kişi” en önemli meseledir. O olmadan ne ürün,

ne süreç ne de sanatın kendisi olabilir. Bu nedenle sanattaki bu değerler benim için

insani değerlerdir. Bunlar muhtemelen benim, sanat tarihinden, müzelerin kişiliksiz

ikonografilerinden sanat eğitimine ve sınıf yaşamına, sanat terapisine ve böylece

takılıp kalmış, yolunu yitirmiş, büyümeleri sınırlanmış insanların kalıplarını kırma

çabalarına girmemin nedenidir. Böylece, ne “sanat sanat içindir”, ne “sanat terapi

içindir”, bağlamı ne olursa olsun, benim için anlamı olan “sanat insan içindir.”

GERÇEK BİR KİŞİ VE SEMBOLİK ÖTEKİ OLARAK SANAT TERAPİST:

Belki de sanat terapisini, diğer bağlamlardaki sanattan ayıran özelliklerden biri,

terapist ve danışan arasındaki ilişkinin önemidir. Terapötik bir ilişki içinde sanat için

yaratma ile kendi kendine resim yapma veya bir sınıf içinde çalışma farklıdır. Bu, bir

tür, özel koruma altında olan ortamdır. Bir kişinin (terapist) yarattığı fiziksel ve ruhsal

bir çevredir. Bu ortamda bir veya daha fazla kişi diğerlerini keşfedebilir, genişleyebilir

ve kendilerini sanat yoluyla anlayabilirler. Bu ilişkide kişi, kendini gönüllü olarak

diğerlerine açar ve bir diğer kişiyle kendi yaratıcı ifadelerine ve kendisine bakmayı

öğrenir. Ekseriya, ya çok az sözcük vardır ya da hiç. Ama birlikte olmak ve süreç ve

ürünün her ikisini birden paylaşmak, aksi takdirde çok örseleyici ve kırılgan olabilecek

ortamı korunma, değerlilik ve hatta kalıcılıkla donatır.

Sanat terapisti, klinik ortamda çocukla çalışmasında, gerçek bir kişi olmasına karşın,

terapist rolünün, hepsi de önemli olan pek çok sembolik anlamı vardır. Bunlardan biri,

transferans ilişkisi adını verdiğimiz; danışanın, ilişki içindeyken çarpıtılmış sembolik

bir yolla terapiste bir şeyler atfetmesidir. Bir diğeri, terapistin sembolik anlamlar

taşıyan belli başlı faaliyetleridir. Bu ikisi birbirleriyle ilişkilidir; terapistin davranışları,

kaçınılmaz bir biçimde gelişen transferansın türünü etkilemesi, belirlemesi ve bunun

anlaşılıp kullanılmasının, değişmeyi sağlayan bir araç olması gibi.

Transferans, sanat terapisti için yararlı bir kavramıdır ve basit bir ifadeyle; sanatsal

sembollerin pek net olmayan anlamlarının insani boyuta taşınmasıdır. Tıpkı bir renk

ya da temanın kişi için geçmişi ile ilgili bir anlam taşıması gibi, insanlar benzer duygu

ve anlamları birbirlerine yansıtırlar. İnsanlar daima maruz kaldıkları ya da bilinmeyen

yeni bir kişiden gelen uyaranlara bir anlam vermek ihtiyacındadırlar. Bunun için

zihinlerindeki boşlukları, aynen görsel bir geştalt gibi doldururlar. Daima yeni

tanıdığımız kişileri, geçmişte tanıdığımız benzer kişileri baz alarak değerlendirme

eğilimindeyiz. Yeni tanıdığımız kişileri, geçmişte yaşadığımız ilişkilerdeki duygusal

algılarımıza ve henüz, çözümlenmemiş çatışma ve arzularımıza göre renklendiririz.

Terapide insanın algıladıklarını çarpıtma eğilimini iyi kullanabiliriz, çünkü transferans

algısını kolaylaştıran koşullar, pek çok açıdan sanatta anlamlı malzemenin ortaya

çıkışını kolaylaştıran koşullara benzer. Sanat ortamında, danışanın bireysel imajlarını

bulması ve ifade edebilmesi için yapılandırılmamış malzeme sunarız. Benzer bir

biçimde terapist, görece olarak nötr bir biçimde kendisini sunar. Terapistin tarafsızlığı

ve yargısız oluşu, çocuğun kendi iç dünyasını malzemeye yansıtması gibi,

yetişkinlere karşı duygu ve fantezilerini terapiste yansıtmasına yardımcı olur.

Algıdaki bu tür çarpıtmalar zamanla, çocuk uyaran ile orantılı olmayan veya uyarana

uygun olmayan bir biçimde tepkide bulundukça, terapiste dair resmini kendi içsel

meselelerini temel alarak renklendirdikçe ortaya çıkar. Çarpıtılmış özel bir algının

anlamı başlangıçta pek açık değildir. Öncelikle sembol tanımlanmalı, adı konmalı,

daha sonra ise açıkça mantıksız görünen tepkilerin anlamı keşfedilmeye

çalışılmalıdır. Bazen bunların sanat süreci veya ürünü ile ilişkisi vardır. Örneğin

bazen danışan, parmak boyası yaparken etraf kirlendiği için tedirgin olur ve terapistin

ona kızacağını veya yaptığı işi beğenmeyeceğini düşünür. Bazen de bunlar ilişki ile

ilgilidir. Örneğin Barry’nin, iki aylık terapi sürecinden sonra, “ben burada olmadığım

zamanlarda beni düşünüyor musun? diye sorması veya o kliniğe gelmediği

zamanlarda, terapistin de gelmediğini düşünmesi gibi. Bu düşünceler onun, terapistin

“tek çocuğu” olmayı arzuladığını göstermektedir ki bu da onun, yoğun kardeş

rekabeti yaşayan beş çocuklu bir ailenin çocuğu olması nedeniyle pek de şaşırtıcı

değildir.

Fakat sanat terapisti bütünüyle tarafsız olamaz. Rolü, belli başlı davranışları

gerektirmektedir ve bunlar danışan için sembolik anlamlar taşır ve transferansı

etkiler. Örneğin çocuğa donanım ve malzeme verdiği için çocuk, terapisti “besleyici”

olarak algılayabilir. Besin bazen “iyi” olarak deneyimlenebilir, bazen de “yetersiz”

veya “tam doğru olmayan” olarak algılanabilir. Öte yandan kirli malzemeyi teklif

etmek ve onunla oynamasına izin vermek, çocuğu potansiyel olarak “kötü” olan bir

şeye, yasaklanmış deneyimlere davet, terapistin de “baştan çıkarıcı” olarak

algılanmasına neden olabilir. Çocuğun kendi hakkında düşünmesini beklemek, sanat

terapistinin “çok fazla isteyen” olarak, malzemeyi yıkıcı biçimde kullanan çocuğu

sınırlandırmak ise; “pinti” ve “kısıtlayıcı” olarak görülmesine neden olabilir. Çocuğun

bir ürün yapmasını ima etmek, terapistin “aşırı talepkar” olarak algılanmasına neden

olabilir. Terapistin izleme işlevi nedeniyle çocuk kendisini “teşhir” ediyormuş, belki de

“röntgenciliğe” teşvik ediliyormuş gibi hissedebilir. Çocuk, sorular sorması nedeniyle

terapisti, ekseriya tacizci bir “sorgulayıcı”, bazen de eğer ürün söz konusuysa

“yargıç” gibi algılayabilir. Terapist çocuğa bir malzeme verdiğinde veya süreç

hakkında bir şey öğrettiğinde “verici” veya bunun karşıtı olarak “engel olan” olarak

görülebilir. Çocuk, bütün bu işlevlerinde, sanat terapistine, hem rolleri, hem de bu

rollere karşı tepkilerini yansıtacak şekilde tepki verir.

Çocuklar, sanat terapisinde transferans tepkilerini, çoğunlukla malzemeye tepki

göstererek verirler. Bazen onları kullanmayı reddederek, bazen öfkeyle geri

çekilerek, bazen bir yetişkine duydukları öfkeyi; malzemeyi yıkıcı, saldırgan ya da

gerilemiş bir tarzda kullanarak gösterirler. Başka bir zaman, aynı öfkeyi daha

doğrudan bir yolla, kilden bir ana-baba veya otorite figürü yapıp parçalayarak;

bazen de daha örtülü ve daha kontrollü bir biçimde, terapistin komik ya da çirkin bir

resmini yaparak gösterebilirler. Karşıt bir biçimde terapist “alim-i mutlak” (her şeyi

bilen) veya “kadir-i mutlak” (her şeye gücü yeten) veya “her şeyi veren” olarak temsil

edilebilir. Belki tedavinin kendisi de, çocuğun kendisini içinde “tutuklu” hissettiği bir

hapishane veya kendisini “özgür” hissettiği bir oyun olarak temsil edilebilir. Önemli

olan, terapistin sembolik anlamlara karşı tetikte olması ve bunları kullanarak ilişki ve

tedavinin zaman içinde nasıl geliştiğini, çocuğun kendi duygularını nasıl algıladığını

ve onlarla nasıl başettiğini anlamasıdır (Rubin, 1982b).

Sanat terapisti aynı zamanda bir sanatçıdır. Bu nedenle etkileşimin sembolik yönleri

onun için bazı garip riskler taşır, örneğin, ürünün çok yönlü ya da beceriyle yapılmış

olması karşısında ürüne aşırı değer vermek gibi. Terapist daima, ürüne verdiği anlam

açısından, danışan ile aynı frekansta kalmaya çalışmalıdır. Terapist, kendi tercihi

olan araç, içerik ve stilin, bireyin dışavurum biçimi ve terapist olarak ürünü takdir ediş

biçimine, farkında olmadan sızmasına izin vermemeye de dikkat etmelidir. Eğer

terapistin kontrol ihtiyacı varsa, farkına varmadan çocuğun kullandığı malzemeyi

etkileyebilir veya gerçekten gerekmediği halde bazı görev ve yöntemleri empoze

etmek için bahaneler bulabilir. Eğer vermek ihtiyacı varsa, gereğinden fazla

“besleyebilir” veya “öğretebilir” ve hatta çocuğun yerine “yapabilir”, böylece çocuğun

özerkliğini geliştirmesine engel olabilir. Eğer özellikle meraklı ise, kasti olmadan

daha doğrudan sorularla çocuğa baskı yapabilir, bunun üstesinden gelebilmek için

çocuğun telaşla geri çekilmesine neden olabilir. Burada önemli olan, terapistin kendi

iç dünyasına olduğu kadar, çocuğunkine de duyarlı olabilmesi, böylece kendi

çatışmaları ile çocuğun terapisini sekteye uğratmamasıdır.

Sanat terapisti, azami ölçüde yardımcı olabilmek için, sanatçı ve terapistin; yaratıcı

ve kolaylaştırıcının erdemlerini kendisinde birleştirebilmelidir. Bu iki rol ve bakış açısı,

ne göründükleri kadar farklı, ne de birbirinin karşıtıdır. Sanatçı ve terapist, örneğin

hem kişinin deneyimine anlam vermesi ile ilgilenebilir (teşhis), hem kişinin ruhunu

yükseltme (terapi) ile uğraşabilir. Her ikisi de görünmeyen güçlerle ilişki kurmaya ve

onlara bir anlam ve bir ifade yolu bulmaya çalışırlar. Psikanalist Sandor Lorand,

sanatçı hakkında şöyle yazıyor: “Sanatçı, psikoanalitik bilgi ile duyguların

yönlendirdiği sanatsal sezgiyi birleştirmiş görünüyor… Kendi içgörüsü ile yönleniyor

ve sonuç; ilhamla gelen başarı.” (l967, s. 24) Sanatçı, psikolog gibi, “içsel görüşün

geçerliliğini” onaylar (Sahn, 1960, s. 50), fakat, ressam Ben Shahn’ın da dediği gibi,

bakış açıları farklıdır. “Bilinç sınırlarını aşan içsel manzaranın sonsuz derecede

bereketli imaj ve sembollerle dolu olduğunu kabul etmekle birlikte, biliyorum ki bu

imajlar psikoloğa başka, sanatçıya başka şeyler ifade eder" (1960, s. 51) Umarım

sanat terapisti – yani sanatçı, eğitimci ve klinisyen – (Kramer, 1971) bütün bu

farklılıklarla barış içinde olabilir, hatta bunları tamamlayıcı bulabilir.

Bu anlamda sanat terapisti, sezgisel olan, esin veren yaklaşımla; akılcı, analitik olanı,

ayrıştırıp birleştirerek, durumun gerektirdiği ahenk içinde bütünleştirir. Sanat

terapistinin, hem sözlerle hem imgelerle rahat çalışabilmesi, insanların kendilerini

ifade edebilmeleri için her ikisini kullanabilmelerine yardım etme olasılığını arttırır.

Sanat terapisti, hem serbest çağrışım, hem disiplin; hem etkin, hem edilgen haller;

hem bakma, hem yapma konularında becerikli olmalıdır ki, her kimle çalışıyorsa

bunlar ona çok geniş bir yelpazede iletişim olanağı sağlasın. Böylece sanat dahil

çeşitli düşünme biçimlerine sahip olduğundan, kaynaklarını daha özgür ve imajinatif

bir biçimde kullanabilir ve çok daha yaratıcı olur. Öyle anlar vardır ki, sözcükler engel

olur, öyle anlar vardır ki rahatlama, düzen veya sükunet yaratırlar. Önemli olan şey, o

ana uygun olanı anlayabilmek ve seçebilmektir.

Teşhis koyan ya da tedavi eden; öğretmen ya da grup lideri, birlikte çalışan ya da

süpervizör; danışman ya da kamu eğitmeni; sanatçı ya da araştırmacı, sanat terapisti

her ne ise, insanlar ve sanat hakkında hissettiklerini ve anladıklarını kullanarak

büyümelerine yardım eder. Büyümenin öznesi, bir birey, aile, grup, sınıf, kurum veya

topluluk olsun, terapistin değişim aracı olma sürecinde, bana göre ortak olan başlıca

genel adımlar vardır. Büyüme için, birey, aile veya kurumun güçlü yönleri ve

kapasitelerini kullanma yollarını bulmaya girişirken, öncelikle kişi veya sistemin genel

ve özel başetme işlevlerinin bilinmesi gerekir. Böylece, bireylerle çalışırken, kişinin

referans çerçevesinin bir parçası olarak, gelişimsel ve intra psişik görüngüler

(fenomenler), grup veya kurumlarla çalışırken ise, grup veya sistem görüngüleri

(fenomeni), durumu anlamak için gereklidir.

Nasıl olduğu kadar, neyin ortaya çıkabildiğini analiz etmeye başlayabilmek için

özellikle bir kişi, aile ve topluluğun tarihi ve kendine has özelliklerinin bilinmesi de

önemlidir. Çocukla çalışırken öncelikle onun kim olduğu, nerede olduğu, nereye

gitmek istiyor gibi göründüğü ve yolundaki engellerinin anlaşılması ve oraya ulaşması

için ona nasıl yardım edileceğini keşfetmek birincil görevdir. Dolayısıyla, sadece

terapide değil, eğitim ve danışmanlıkta da dinleyerek, gözleyerek ve kişi veya grup

her kim ile çalışılıyorsa, onun hakkında olabildiğince bilgi toplayarak başlamak

anlamlı olur.

Daha sonra çalışılan kişi veya grubun işbirliği ile hedefleri formüle etmeye başlamak,

değişim için bir “dizayn” yaratmak, kişinin durum hakkındaki perspektifini ve arkaplan

kavrayışını kullanmaya başlamak mümkün olur. Genel amaçları oluşturduktan sonra

bunlara ulaşılabilmek için yapılması gerekenleri düşünmeye başlayabiliriz. Örneğin,

ne tip insani ve sanatsal olaylar bu çocuğa yardım edebilir. Ya da bir okulda daha

iyileştirici bir sanat programı geliştirebilmek için nelere ihtiyaç vardır gibi. Çalışma

ilerledikçe, açık olmak daha da önem kazanır. Büyüme, doğası gereği, organik, adil

olmayan ve beklenmedik açık bir süreçtir ve hiç bir müfredat değişmez olmamalıdır.

Çeşitli noktalarda bir adım geriye çekilip nerede olduğunu değerlendirmek ve

hedefleri yeniden tanımlamak veya gözden geçirmek, belki de bazı önemli

varsayımları test etmek gerekli olabilir. Ve kişi, aile ya da kurum her kim ile

çalışılıyorsa, kendi başına işlev de bulunmaya hazır göründüğünde, kontratın bitişini

planlamak ve bu konuda ki duygular ve de gerçeklerle çalışmaya başlamak gerekir.

Sonunda “hoşçakal” denir, terapist bir gözden geçirme ve eleştiri yapabilir, daima

kişilerin iznini alarak, yayın ya da bir tür “gösteri” biçiminde becerilenleri sergileyebilir.

Judith Rubin

Çevirenler: Aysın T. Çelik- Meltem İ. Çamuroğlu

 

 

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam24
Toplam Ziyaret642152
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar6.68576.7124
Euro7.22287.2518
Hava Durumu
Saat