BÜTÜN KONULAR
Üyelik Girişi
Site Haritası
Seminer Takvimi
YALNIZLIK ÜLKESİ

Otistiklerin Eğitim Ve Tedavisinde Sanatla Çalışma

Bizler, akıl sağlığı hizmetleriyle uğraşan insanlar olarak, duygu dünyasını tanımayı ve iyileştirmeyi isteriz. Duygu yüklerinin azalması, aklın üzerine düşen gölgeyi kaldırır.

 Art terapi/sanatla tedavi/sanatın eğitim ve terapide kullanılması:

Yukarıdaki başlıklardan da anlaşılacağı gibi öncelikle sanatla çalışmanın nasıl geniş bir kavramsal alanda düşünülmesi gerektiği üzerinde durmalıyız. Günlük dildeki yansımalarıyla kullanılan bu kavramlardan sanat, sanat öğeleri, sanat nesneleri, sanatsal eylemler, sanatsal dışavurum (ifade) gibi sanata ilişkin çağrışımlar yanında eğitim, öğretim ve tedavi gibi insan yetiştirme ve gelişimsel alanın çağrışımları da akla geliyor. Bu yazıda özellikle gelişimsel farklılığı olan çocukların/bireylerin ele alınışında sanat nasıl bir işlev görür, bu işlevin niteliği, hedefleri, sonuçları ve tüm bunların kontrol edilebilirlik düzeyi hakkında genel bir açıklama yapabiliriz. Ayrıca Özellikle gelişimsel problemlerin en ağır (ya da anlaşılması en zor) tablolarından olan yaygın gelişimsel bozukluk veya otizm ve otistik bozukluklar için neyin nasıl yapılması gerektiği üzerinde durmayı tercih ediyorum. Bize en karmaşık gelen yapı için elimizde bir araç bulunduğunda, bu araç (otistiklerle art terapi) daha hafif seyreden diğer tablolar için bir güç ve güven kaynağı olacaktır.

Sanatın psikoterapi ve gelişimsel hedefler yönünde bir olanak yaratması hakkında biraz daha açıklayıcı olmak gerekirse ilk akla gelenler şöyle özetlenebilir.

*Sanat ve Psikoterapi yapısal olarak benzerler. Her ikisinde de içe atılmış veya içe alınmış yaşantıların, şimdi ve buradaki yaşantıya etkileri, yansımaları vardır.

* Içe atım, sanatın içeriğini, içe alım süreci ise biçim ve tarzını oluşturur. 

*İçe atılmış yaşantılar bir yolla dışa vurulamazsa ruh sağlığı risk altındadır.  Sanat, bu riske karşı koruyucu işlev görür. 

Psikoterapi ve eğitim ( insan gelişimi ve sağaltımı ) alanında içe atılmış, birikmiş olanların üstüne sağlıklı bir yapı inşa edilemez.  Gerek terapist gerekse eğitimci, öncelikle kişinin iç dünyasını, duygu, düşünce ve davranış paternlerini tanımak, gelişimi ve değişimi bu paternlerden yola çıkarak tasarlamak durumundadır. Sanatla çalışma, bu tanıma sürecini kolaylaştırma ve hızlandırma işlevi görür.

            Sanatla tedavi, sanatın tedavi ve eğitimde kullanımı ve/ya art terapi hizmetinin rehabilitasyon hizmetinden farklı bir yetkinlik, sorumluluk ve yükümlülük taşıması gerekliliği vardır. Rehabilitasyon veya uğraşla tedavide hastalarımızın hoş ve iyi vakit geçirmesi yolu ile sağlanacak iyilik duyguları, art terapi ya da sanatla terapi dediğimiz alanın konusu değildir. Art terapist hangi durumda hangi sanatsal eylemi nasıl kullanacağını, sonuçları nasıl izleyip değerlendireceğini, kullandığı yöntem ve tekniklerin etki mekanizmasını bilmek ve tanımlamak durumundadır.

            Burada gelişimsel farklılığı olan çocukların ele alınışında da sanatın değişik düzeylerde etkileyici gücünü kullanmaktan söz etmekteyiz. Aynı şekilde onların da içlerine birikmiş olan tatsız, örseleyici, acı veren yaşantıların dışa vurumundan ve sanat yolu ile boşaltılmasından söz etmekteyiz. Özellikle sözlü iletişimi sınırlı yada eksik olan çocukların/bireylerin kendilerini ifade aracı olarak kullanabilecekleri sanatsal dilin onları anlamak  ya da anlamaya çalışmak yönünde çok değerli bir işlev gürdüğünü biliyoruz.(Eracar, 2003) Tabi ki bu noktada ruh sağlığı ve gelişim hizmetlerinde  ne tür bir yaklaşımla  ve hangi felsefe ile çalışmayı tercih ettiğimize bağlı olarak bir ayrımla karşılaşıyoruz. Çocuğu tümüyle bizim istediğimiz yönde ve biçimde geliştirmeyi mi, yoksa onun benliğini güçlendirip kendi yetilerini kullanabilecek hale gelmesini mi istiyoruz. Geleneksel alışkanlıklara baktığımızda yetişkinler genellikle çocuklarını kendi doğrularına göre biçimlendirme eğiliminde.

Normal denilen çocuklar için de kimi zaman düşülen bir yanlışlık var. Çocuğun seçimlerine bakılmaksızın onu cansız bir varlıkmış gibi yönetmek ya da yönetmeye kalkışmak. (Zulliger, 1974, s. 131). Özellikle sözlü iletişimi sınırlı olan ya da hiç olmayan çocuklarla ilişkide bu eğilim daha da artıyor. Konuşmayan biri anlamıyor ve düşünmüyor hatta hissetmiyor sanabiliyoruz. Bu yalnızca sıradan insanlar ya da aile bireylerinin değil genelde yetişkinlerin ve hatta eğitim ve terapi işleriyle uğraşanların dahi bazen düşebildiği bir yanılgı. Oysa deneyimler ve araştırmalar bunu doğrulamıyor. (Tufan, 2006  , Eracar,  1999 )

 

Gelişimsel bozukluklar ve sanatla terapi

Sanatla terapi üzerine yukarıda yaptığımız tanımları hatırlayacak olursak  sanatla çalışmanın özellikle sözlü iletişimin olamadığı durumlar için ne denli önemli olduğunu görebiliriz. Otizm ve benzeri tablolar gösteren çocukların söze dökülemediği için içlerine atılmış, birikmiş yaşantı izleri, anılar, öfkeler olduğunu anlamak hiç de zor değildir. 2-3 yaşlarında yaşıtları kendilerini giderek daha açık bir şekilde ifade ederken  konuşması gelişemeyen bir çocuğun sıkıntısını açıkça görebilirsiniz. İhtiyaçlarını çıkarbildiği anlamsız sesler veya çok kısıtlı birkaç stereotipik sözcükle veya sadece hareketleriyle, anlatmaya çalışırken ailesinin onu anlayamamaktan doğan çaresizliği ve çocuğun anlaşılmadıkça artan hareketliliği, ailenin bu hareketi durdurmak istemesi, yorulması, tükenmesi ve üstesinden gelemediği bir çocukla uğraşırken yaşadığı öfke,  çocuğun ruhsal dünyasında katlanarak biriken yaşantılara dönüşmektedir.(Eracar,2003) Şimdi otizmin bilinen tanımını hatırlayalım. “otizm, yaşamın erken yıllarında başlayan, yaygın gelişim bozukluğuyla kendini gösteren bir psikoz tablosudur. (ICD,10 1992) Erken gelişim dönemlerine ilişkin psikotik gelişmede, özne-nesne tasarımlarının ayrışmasındaki bozukluklar “benlik” oluşumunu bozar.(Dereboy, 1993) Çocuk, ben ve başkası ayrımını yapamaz (yani sosyalleşme yönünden 0- 1 yaş arası gelişmsal özellikleri hala sürmektediir) “Ben ve başkası”, “ben ve diğerleri” yaşantılarını kazanamayan bir bilinç, algı düzeneklerinin oluşumu bakımından “normal” denilenden ayrılır. Şimdi ve burada” olanı algılayamaz, yani “zaman” ve “mekan” algıları “kendi ayrışmamış bilinçlilik” dünyası içinde karmaşık halde kalır.

Benlik gelişimindeki akasamalara işaret eden bu durum otistik çocukta gözlemlediğimiz ekolalik (başkaları gibi ya da başkalarının ağzından konuşmalarla), ekopraktik (başka bir nesnenin yerindeymişcesine dakikalarca ya da saatlerce) sallanmalarla, eşyanın düzeni değiştiğinde şiddetli acı duyarmış gibi öfke krizleri ve kendine zarar verici davranışlarla kendini göstermektedir

“Benlik yaşantısının bozulması” ile karakterize olan bozukluk; dürtü, davranış, duygu, düşünce ve sosyal ilişkilere yansır. Sonuç olarak; “ben yaşantıları”,  “ben bilinçliliği” ve “ben kimliği”ndeki  bozukluk beş temel katmanda görülmektedir Benlik ve benliğin gelişim dinamikleri pek çok gelişim kuramcısının dikkatini çekmektedir. (Karadayı,1998) Özellikle ego psikopatolojisiyle ilgili bir araştırmacı olan Scharfetter, benlik oluşumundaki beş katmandan söz etmektedir. Bunlar; Canlılık, Eylemlilik, Bütünlük, Sınırlılık, Kimlik katmanlarıdır. (Scharfetter, 1995)

Terapötik yaklaşımda otistik çocuğun ruh-beden bütünlüğü açısından ne denli sarsıcı bir süreç yaşadığının farkında olmak esastır.

Canlılık: (“ben”in canlılığı)

Ben canlılığı”: Benliğin oluşumundaki ilk ve en temel katman olan  canlılk, daha sonra gelişmesi beklenen katmanların başlangıcıdır. Çocuğun gelişimin en erken aşamasında bile kendini canlı bir varlık olarak hissedebilmesi gerekir. Psikotik bir gelişim düzeneği içinde bulunan otistik kişi  bu katmanlar yönünden bakıldığında kendini bir canlı olarak algılayamıyor olabilir. Canlılığını duyumsayabilmek için kendine zarar verici davranışlar yapar. (Ellerini kollarını ısırır, başını şiddetle sert yerlere vurur. Camlara elleriyle vurur, sanki kendi kanını görmek için bir tarafını keser.) Kan aktığında veya bedeninde bir iz oluştuğunda genellikle öfke krizi durmakta, yüz ifadesi gevşemiş bir görüntü almaktadır Scharfetter, “ben canlılığı”nın terapistle ikili ilişki içinde yaşanmasını önermektedir. Bu ikili ilişki yaşantısı hastaya bedenini hissettirecek eylemleri içerir. Birlikte nefes almak, Ellerle yüze dokunmak, El, kol ve bacakların oynatılarak hissedilmesi ve Beden duyumlarının “bilinçli yaşantılar”    haline getirilmesi gibi eylemler bu işlevi görür. Sanat  terapisinde de ilk hedef bedensel duyumların uyarılmasıdır. Burada kullanılan sanat öğeleri (ritm, ses,ezgi, renk, çizgi, hareket) ikili ilişkiyi başlatmada temel uyaranlar olarak yer alır. Bu, sözlü bir uyaran olmadığı için doğrudan bir mesaj ya da herhangi bir ödev öneren eğitsel, sosyal uyaranlardan çok farklı, ilksel nitelikte bir dikkat çekme uyaranıdır. Uyarıcı davranışın  otistiğin “ben canlılığı”     düzeyine yakın bir biçimde olması, uyarıcılık açısından daha güven verici olabilir. Kullanılan  aracın basit bir ritm aleti, doğal bir nesne, az yapılanmış bir dizayna sahip olması, otistiği uyarabilmesi bakımından önemlidir. Uyaran, tehdit edici özellikte olmamalıdır. El çırpmak, ağızla ritmik sesler çıkarmak, ritmik yürüme, sallanma, otistiğin stereotipik devinimlerine eş devinimler, yürürken ona çarpmak, sallanırken dokunmak v.b. gibi eylemler, “ben canlılığı”nın uyarılması amacına yöneliktir. (Bunt,1994)

Eylemlilik:

“Ben”in eylemliliği, bireyin spontan olarak duruma ve gereksinimlerine uygun devinimi ve bunun farkındalığı olarak tanımlanabilir .Otistikte belirgin olan davranış şeması duruma ve ihtiyaca uygun görünmeyen eylemlerdir. Çocuk herhangi bir ihtiyacına cevap ararken  yaptığı hareket, duruma ve koşullara uygun olmayarak ortaya çıkabilir. Otistiklerde bize göre nedensiz görünen pek çok eylem gözlenir. Örneğin; herkesin sakince oturduğu bir mekanda sürekli olarak bir aşağı, bir yukarı koşmak, “ben eylemliliğinin” bozukluğunu göstermektedir.

Dış dünyanın fazlasıyla yapılanmış, aşırı güçlü ve belirgin sürekliliği olan tehditkar yapısı “otistik duvar”ın örülmesine yol açar. (Saydam, 1989) Böylece özgün eylemlerin yerini tekrarlı otomatik eylemler almaktadır.  Stereotipik devinimler ya da anlamı bizce belli olmayan sözler, özgün etkinlik yerine başkalarının hareket veya sözlerini otomatik biçimde tekrarlamak da (ekolali, ekopraksi) eylem bilinçliliğinin bozukluğunu gösterir. Sanat terapisinde otistikle birlikte hareket etmek, onun hareketlerini bir dans düzeneği içinde yine kendi algısına sunmak, eylemlerini bir başkasında/başkalarında görebileceği bir dans, müzik ve ritmin eşlik ettiği bir eyleme dönüştürmek, eylem bilinçliliği kazanma anlamında işlev görmektedir.

“Bütünlük ve sınırlılık”

Benlik gelişiminde canlılık ve eylemlilik katmanlarından sonra gelen iki önemli katman, “bütünlük “ ve “sınırlılık” olarak tanımlanmıştır.  .(Scharfetter, 1995) Bedensel bütünlük ve sınırlılık da “ben” in farkındalığı ile sağlanan süreçlerdir. Diğer psikotiklerden bazıları gibi otistik de bedenini bizim algıladığımızdan farklı algılayabilir. Orantıları değişmiş, parçalanmış, çözülmüş, donmuş gibi duyumlar içinde olabilir. “Ben ve ben olmayan”ın ayrımı ortadan kalktığında kişi kendini dış etkenlere karşı savunmasız, teslim edilmiş hisseder. Kendi beden kısımlarını başka nesnelerden ayırdedemez. Sınırların belirsizliğinin verdiği korku ile göz temasından, kendine dokunulmasından kaçınır. Ben ve ben olmayanın nerede başlayıp nerede bittiğini farkedememe sonucunda oluşan iletişim bozukluğu, başkalarına ulaşamamanın getirdiği çaresizlikle otistik geri çekilme başlar.  Bunun sonucunda bazen özel semboller ve kendine ait bir dil geliştirir.

Otistiklerde, anlamsız sesler, hece veya sözcükler ve bunlara eşlik eden garip davranışlar, bazı nesnelere aşırı bağımlılık, sanki o nesnenin bir parçası imiş gibi davranma hali görülebilmektedir. Otistik, artmış bir dikkatle bu tehditkar dünyayı en ince ayrıntılarına kadar algılayabilmek için çabalamaktadır. Otistiklerin bir fotoğraf makinası gibi çevredeki tüm görüntü ve sesleri farketmeleri bu sınırlılık bozukluluğunun bir belirtisidir. (yağmur adamın yere dağılan kibritlerin sayısını bilmesi, rehberdeki numaraları ezberlemiş olması veya uçak kazalarının tarih ve sefer sayılarını biliyor olması gibi) Çevredeki insanların ses ve mimiklerine de son derece duyarlı hale gelmişlerdir. Bazen birinin kafasındaki bir düşünceyi farkedip ifade edebilirler veya bir insanın aklındaki bir endişenin bedene yansıyan ip uçlarından endişe ve korkuyu sezip korkabilir ve durup dururken saldırgan eylemler gösterebilirler.

Sanat terapisti otistiklere belirgin ve görev yükleyici biçimde yönelmez. Mekanı ve zamanı kullanarak kendi sınırlılığını ortaya koyar.  Bazı dikkat çekici ancak özel bir ödevi, yönergeyi içermeyen eylemlerde bulunarak onun dikkatini çekmeyi dener. Seansın özel yapılandırılmış bir mekanda yapılması, başlarken ve biterken söylenen “başladı” ve “bitti” sözleri sınırları hatırlatan dolaylı uyaranlardır. Mekanın farklılığı,  terapideki yaşantıyı dış yaşantılardan ayırd etmekte, sınır kavramını yaşatmaktadır. Müzik terapisinde zile ve davula vurarak ses çıkarmaktan çok hoşlanan çocuklar terapistin sınırlaması ile “sıra” kavramını kabullenip uymuşlardır. (Eracar, 1994) Kurallara, ya da diğer insanların sınırlarına uygun davranmak, kendi sınırları hakkında da geliştirici bir etki yaratır.. Ancak burada, kurallara uygun davranmayı çocuk kendi yönelişi ve ihtiyacı ile seçmekte, herhengi bir tehdit sonucu yapmamaktadır. (Bu noktanın davranış biçimlendirmede kullanılan pekiştirme tekniği ile karışması doğru olmaz. Zira pekişme, doğrudan bir ihtiyacın peşine düşen çocuğun spontan seçimi ile olmaktadır. Yani gerçek yaşamda hepimiz için olduğu gibi)

 

“Ben kimliği” bozukluğu:

Kim olduğunu, geçmişte ve şimdi aynı kişi ve kendi olduğunu algılama bozukluğudur. Değişmek, farklılaşmak duyumları; canlılık, bütünlük, sınırlılık bozuklukları ile paralel olarak bozuktur Benlik katmanları içinde üst bir katman olan kimlik katmanı, önceki gelişim aşamalarındaki bozukluklardan temellenerek biçim kazanır.(Scharfetter, 1995) Kendini daha ilkel bir canlı, bir hayvan sanma, cansız varlıkların yerinde hissetme gibi duyumlar oluşabilir. Ayna karşısında kendine bakma ihtiyacı, görüntüsüne kızgınlık, hatta agresyon gösterebilir. Aynaya bakarak kim olduğunu anlama isteği duyabilir.  Tedavi yaklaşımında yüz ve ellere ağırlık verilerek bedensel tanıma ve farkındalık amaçlanır. Yüz ve eller bedensel kimliğin en önemli parçalarıdır. .(Scharfetter, 1995)  Otistikler en çok ellerine bakar ve yabancı nesnelermiş gibi onlarla oynarlar.

Müzik terapisinde eller, en doğal ritm araçlarıdır. Elleri çırpmak, hem kendi bedensel ritmininin bir anlatımı, hem de dışarıdan verilen bir ritme eşlik olanağı sağlar. Ellerle yapılan stereotipik devinimler müzik ve dans düzeneği içinde terapist tarafından tekrarlanır. Bu tekrarlar stereotipik davranış için hem doyma ve taşma sağlar, hem de kendi paternini dışarıdan görme açısından “ayna” işlevi görür. Terapi grupla yapılıyorsa başka çocukların da aynı düzenek içinde yer alması sanat yardımı ile sağlanır. Burada sanat ögeleri ile sağlanan dışavurum süreci süblimasyon (yüceltme) işlevi görür. Bir savunma düzeneği olarak ortaya çıkan stereotipik davranış paterni başkaları tarafından kabul görüp kullanılmaktadır. Böylece otistik bir yaşantı olmaktan çıkar.(Eracar, 1995)

Sanatın çeşitli araçlarıyla yapılabilecek sınırsız sayıda ve nitelikte çalışma olanağı vardır. Burada verilen örnekler, özellikle sanatla terapinin gelişim bozukluğu tablolarında nasıl bir etki mekanizması ile işlyebildiğini tanımlamak amaçlı, sınırlı örneklerdir.

Söylediklerimizi özetlemek gerkirse; sanat ögeleri simgeler yolu ile içte olanın dışavurumunu/ifade edilmesini sağlar. Bilinç dışına itilmiş ve deforme olmuş yaşantı ve duygu içeriği sanatın renk, ses, biçim,hareket,ezgi, ritm, dil araçları ile dışa vurulur. Dışa vurulan bu içerik, ruhsal aygıtın iyileşmesi ve reorganizasyonu için terapiste imkan verir ve zengin ip uçları sağlar. Giderilememiş ihtiyaçların simgesel yoldan gerçekleşmesini sağlamakla geçmişte yaşanan traumaların etkileri değişir.Hasta geçmişin etkisinden kurtulup şimdi ve burada olanı yaşama gücü kazanır. Yapılan çalışmalar sonunda ortaya çıkan ürünlerin sergilenmesi her zaman olmasa da bazen düşünülebilir. Sergileme, otistik dünya(lar)ın normal denilenler dünyasına attığı bir geçiş adımı olabilir. Dış dünyanın düzeni içinde kendine ait simgelerin kabul görmesi, hata onay, beğeni ve alkış alması sosyalleşme motivasyonu ve benlik gelişiminde iyileştirici bir noktaya denk gelebilir. Ancak sergileme yapılacak ise onu sunacağımız izleyici kitlesinin gerçek, içten ve dürüst bir şekilde tepki verebileceği ciddi bir sanatsal tasarım ve çerçeve içerisinde olması gerekir. Acıma duyguları ve yalnızca destek amaçlı sunulan beğeni tepkileri ve alkışlar otistikler ve diğer bütün farklı gelişenler için daha da aşağılayıcı bir durum yaratır. En azından etik duyarlılık bunu böyle düşünmemizi gerektirir.

Terapotik ilişki ile destekleyici ilişkiler arasındaki paralellik bilinmektedir.(Scherler  ,1996) Terapideki etkinlik ilişkisi ile çocukluktaki aile desteği benzerlik gösterir. Her ikisinde de benliğin ve benlik saygısının güçlendirildiği konusunda görüş birliği vardır.      Winnicot, çocuk gelişiminde oyunun yerine ilişkin önemli saptamalarda bulunmaktadır. Oyun, çocukla ebeveyn (özellikle anne ) arasında bir geçiş alanı yaratmaktadır.(Winnicot,1996  ) Sanatla terapide otistikler için iyileştirici süreç de otistikle terapist arasında oluşan bu geçiş alanında gerçekleşmektedir.

Otistiklerde /farklı gelişenlerde sanat terapisini kim. nasıl yapar?

Otizm; tıp, psikoloji ve eğitimbilimleri başta olmak üzere insanla ilgili tüm disiplinleri birlikte olmaya zorlayan bir insan problemidir. Yazımızın başında art terapinin rehabilitasyon işlevinden öte bazı işlevlerinden sözetmiştik.  Bu ayrımın altını burada çizmek gerekiyor. Zira ruhsal aygıtın oluşum, işleyiş ve bozulma mekanizmaları hakkında etraflı bir bilgi ve ayrıca tedavi işlevi olan ruh sağlığı hizmetlerini üstlenebilecek yetkinlik ve donanıma sahip bir ekip çalışmasına gerek vardır. Ekip bilim ve sanat alanında etik yeterliliği kazanmış ve işbirliği sağlayabilen kişilerden oluşur. Bilgi ve araçları kuramsal ve uygulamalı alanların belirli hedefleri yönünde kullanabilme becerisi  içeren sağlam bir teorik yapı gerekmektedir. Tüm bunların yanında hastalardaki psikolojik süreçlerin tanınması, tanımlanması, değerlendirilmesi geliştirilmesi ve/ya değiştirilmesi için gerekli araştırma ve çalışmaları içeren duruma uygun projeler gerekmektedir.

Çalışma yöntemleri ve teknikler:

Sanat terapisi, kişisel ve profesyonel olarak derin klasik analiz birikimi olan iki insan, Margaret Naumberg ve Edith Kramer tarafından bulunmuştur. Psikodinamik yönelimli uygulamalarla kariyer yapan bu kişiler, bilinçdışı ve dürtü kuramı sayıltılarına dayalı olarak sanat terapisi yaklaşımını geliştirmişlerdir. 

Art terapi çalışmaları terapistin yönelimine uygun biçimde uygulanır. Daha çok dinamik, analitik ve fenomenolojik yönelim içinde kullanılmaktadır. (Blau, Reicher, 1995) Aktif yöntemler ve/ya pasif yöntemler, bu yöntemlerin içerdiği teknikler konservatif  eserler veya   doğaçlama sanat eylemi  grup içinde veya bireysel çalışmalar olarak yapılır.   Çok daha uzun ve ayrıntılı açıklama ve olgu örneklerini gerektiren teknikler konusu bu yazı sınırlarında ele alınamayacaktır.

Türkiye’de sanatla terapi eğitimi  :

2004 Yılında Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı “sanatla terapi ve yaratıcılık “ başlıklı bir sertifika prıgramı başlattı. Psikiyatristler, psikologlar, psikolojik danışmanlar, her daldan eğitimciler, özel eğitim öğretmenleri sanat öğretmenleri ve sanatçıların da kabul edildiği geniş bir katılımcı yelpazesine açık olan bu program 240 saatlik (dört eğitim yılında tamamlanan) uygulamalı  bir eğitim. Mezuniyet tezleri ekipler halinde uygulanacak art terapi projelerini içerecek.  İlk mezunlar arasından seçilecek yeni eğitimciler, yurt çapında daha geniş grupların eğitimi için organize olup çalışacaklar. Yaklaşık 50 civarında katılımcı ile  program ümit verici biçimde devam ediyor.

 

Yrd. Doç Gr. Nevin Eracar

 

 

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam109
Toplam Ziyaret642106
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar6.68576.7124
Euro7.22287.2518
Hava Durumu
Saat